Ortadoğu’daki krizleri anlamak isteyen herkes önce şu sorunun cevabını vermek zorundadır:
ABD ile İran neden yetmiş yıldır barışamıyor?
Bugün konuşulan nükleer programlar, füze saldırıları ya da bölgesel güç mücadeleleri aslında buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Bu gerilimin gerçek kökleri çok daha eskidedir. Petrol anlaşmalarında, darbelerde ve kırılan ulusal onurda saklıdır.
Hikâye 1901 yılında başlar. İngiliz iş insanı William Knox D’Arcy, İran’da petrol arama imtiyazını alır. Bu anlaşma zamanla Anglo-Persian Oil Company adlı şirketin kurulmasına yol açar. Bu şirket daha sonra dünyanın en büyük enerji şirketlerinden biri olan BP’ye dönüşecektir.
Ancak bu anlaşmanın en çarpıcı tarafı şuydu:
Petrol İran’dan çıkıyor, kazancın büyük kısmı ise yabancı şirketlere gidiyordu.
İran halkı, kendi topraklarının zenginliğinden neredeyse hiçbir pay alamadı. Yıllar süren bu ekonomik adaletsizlik ülkede derin bir öfke biriktirdi.
1951 yılında İran Başbakanı Mohammad Mosaddegh, petrolü millîleştirme kararı aldı. Bu karar yalnızca ekonomik bir düzenleme değildi; Batı’nın Ortadoğu’daki enerji düzenine karşı açık bir meydan okumaydı.
Ancak bu meydan okuma uzun sürmedi.
1953 yılında, ABD istihbaratı CIA (Central Intelligence Agency) tarafından yürütülen ve sonradan belgeleri ortaya çıkan Operasyon Ajax ile Mosaddegh devrildi. İran’da seçimle gelen bir hükümet, askerî ve siyasi müdahaleyle görevden uzaklaştırıldı.
Bu darbenin ardından ülkenin başına yeniden Mohammad Reza Pahlavi geçti.
Şah dönemi Batı’nın gözünde modernleşme ve kalkınma dönemi olarak anlatıldı. Fakat İran halkının önemli bir kısmı için tablo çok farklıydı. Rejimin güvenlik örgütü SAVAK, muhaliflere karşı sert yöntemler uyguluyor, siyasi baskılar artıyordu. ABD ise bu yönetimle güçlü ilişkiler kuruyor ve İran’a büyük miktarda silah satıyordu.
Bu durum İran toplumunda derin bir kırgınlık yarattı.
1979 yılında bu birikmiş öfke büyük bir halk hareketine dönüştü. Sürgündeki din adamı Ruhullah Humeyni’nin öncülüğünde İran’da devrim gerçekleşti. Şah ülkeyi terk etti ve İran’da yeni bir yönetim kuruldu.
Devrimin hemen ardından yaşanan Tahran ABD Büyükelçiliği Rehine Krizi, iki ülke arasındaki ilişkileri tamamen kopardı. Tahran’daki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği basıldı ve 52 Amerikan diplomatı 444 gün boyunca rehin tutuldu.
ABD açısından bu olay büyük bir ulusal krizdi. İran açısından ise geçmişte yaşanan müdahalelere verilen bir tepki olarak görülüyordu.
1980 yılında başlayan İran–Irak Savaşı sırasında ABD, Irak lideri Saddam Hüseyin ile yakın ilişkiler kurdu. Bu savaş sekiz yıl sürdü ve yüz binlerce insan hayatını kaybetti.
2000’li yıllarda gerilimin merkezine bu kez nükleer program oturdu. İran’daki Natanz Nükleer Tesisi ve Arak Nükleer Tesisinin ortaya çıkması uluslararası bir krize yol açtı.
2015 yılında ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran ile Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA) adı verilen nükleer anlaşma imzalandı. Ancak 2018’de ABD Başkanı Donald Trump bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yönelik ağır ekonomik yaptırımlar yeniden uygulanmaya başladı.
Gerilim 2020 yılında yeni bir noktaya ulaştı. İran’ın önemli askerî komutanlarından Kasım Süleymani, Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınlarında düzenlenen bir füze saldırısında hayatını kaybetti.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan birçok kriz — İran ile İsrail arasındaki gerilimler, bölgesel vekâlet savaşları ve deniz yollarındaki saldırılar — bu uzun tarihsel gerilimin devamı olarak görülüyor.
Çünkü ABD ile İran arasındaki çatışma yalnızca bugünün siyasi meselesi değildir.
Bu çatışma; petrol anlaşmalarıyla başlayan bir ekonomik mücadele, darbelerle derinleşen bir siyasi kırılma ve devrimlerle şekillenen uzun bir tarihsel hesaplaşmadır.
Ve tarih bize şunu gösteriyor:
Ortadoğu’da bazı kavgalar silahlarla değil, hafızayla sürer.