Küresel Krizlerin Gölgesinde Türkiye Tarımının Petrol Kapanı ve Geleceği

Yayınlama: 24.07.2026
A+
A-
İnsanlığın binlerce yıllık tarihinde gıda talebi hep var olmuştur. Ancak Sanayi Devrimi sonrası makineleşmeyle ve bilim ile teknolojinin gelişimiyle nüfus artışı hızla arttı. Dünya nüfusu son 70 yılda 2,7 milyardan 8 milyara çıkarak 3 katına çıktı. Bu durum gıda talebi üzerinde ciddi bir baskı oluştururken, artan girdi kullanımı ve üretim maliyetlerini de doğru orantılı olarak artırmıştır. Ekim ve biçim için ayrı, taşıma için ayrı, satış için ayrı enerji kaynakları gereklidir. Artan enerji gereksinimlerinin büyük bir bölümünün fosil yakıtlardan karşılanması maliyetleri artırmaktadır. 1940’lardan beri tarım verimi, petrokimyasal böcek ilaçları, gübreler ve zamanla gelişen makineleşme sayesinde artmıştır. 1950 ile 1984 yılları arasında tarımda bütün dünyada gelişen Yeşil Devrim döneminden sonra dünya tahıl verimi bir anda %250 arttı. Her 40 yılda katlanan nüfus artışının yarattığı gıda talebi ile teknolojik gelişme ve kullanımına bağlı olarak üretim yöntemlerindeki gelişmeler büyük değişimlere yol açtı. Girdi maliyetleri, teknolojik gelişmelere ve paylaşım ağlarına rağmen, gıda güvencesinin sağlanması hâlen sorunlu bir şekilde devam etmektedir. Hâlâ dünyada 1 milyara yakın yetersiz beslenme sorunu yaşanırken, ülkemizde yüksek gıda fiyatları nedeniyle gıdaya erişim sorunu yaşayan çok sayıda yoksulun olduğu görülmektedir.
Tarımda Dışa Bağımlılık ve Gelişmenin Önündeki Yapısal Sorunlar
Covid-19 salgını ve ardından ABD-İran savaşından sonra gıda fiyatlarını en çok etkileyen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Günümüz bölgesel savaşları, çatışma süreci, petrol fiyatları ve döviz kurlarının artışıyla stratejik konumdaki tarımın sürdürülebilirliği doğrudan üretimin amaca uygun ve istenen özelliklerde gerçekleşmesine bağlıdır. Petrol ve ürünlerinde görülen artış, ABD’nin İran’a saldırmasıyla birlikte petrol fiyatlarını yükseltmiş; bu durum doğrudan gübre, ilaç ve enerji temelli toprak işleme maliyetlerini artırmıştır. Gelişmeler, Ukrayna-Rusya savaşıyla başlayan dünyadaki gıda trafiğinde büyük bir azalış ivmesiyle devam ediyor; hâlen de negatif yönde seyrediyor.
Tarım sektörünün ana girdilerinden petrol ve ona bağlı diğer  girdiler ile canlı hayvan embriyoları ve tohumlar büyük oranda dışa bağımlı; döviz kurlarının değişimiyle tarımsal üretim doğrudan etkileniyor. Günümüzde dijitalleşen çağda, çağdaş tarım teknikleri ve girdileri petrokimyaya ve mekanikleşmeye duyulan gereksinimi artırmıştır. Çağdaş veya sanayileşmiş tarım daima petrole şu dört alanda bağımlıdır;
  1. toprağın işlenmesi,
  2. üretimden softaya ağlara taşınması,
  3. kimyasal gübre ve ilaç üretimi süreci,
  4. İleri bilgisayar ve web tabanlı iletişim tekniklerinin kullanımı gibi yoğun enerji kullanan alanlar.
Türkiye tarımının sorunu, ağırlıkla birinci derecede üretim girdileri ve maliyetleri, ardından da üretilenin pazar ve sofraya uygun fiyatla ulaştırılması gibi iki geniş alanda bir dizi alt sorunu içermektedir.
Yapısal sorunların başında;
Terminatör tohum ve diğer gidiler (çoğunlukla ithalat ile sağlanmaktadır)
Kimyasal gübre, ilaç ve enerji petrole bağlı (ithalat ile sağlanmaktadır)
Mekanizasyon ve ileri dijtital teknoloji (ithalat ile sağlanmaktadır)
Girdi Maliyetleri, Aracılar ve Sürdürülebilir Tarımda Yeni Arayışlar
İşletme ve işgücü (yerel) gibi girdiler doğrudan üretimin sürdürülebilirliğini belirlemektedir. Ancak üretim için gerekli girdiler, özellikle de kimyasal ve enerji girdileri, doğrudan petrole ve döviz kurlarına bağlıdır. Petrolde doğrudan dışa bağlıdır. Tarımsal üretimin artması, üretim maliyetlerinin artmasına neden olmaktadır. Çiftçilerin çoğunluğunun artan girdi maliyetlerini karşılamada zorlandığı görülmektedir. Ne yazık ki üreticiler ürünlerin gerek üretim gerekse tüketim aşamasındaki fiyatlandırmasında söz sahibi olamamaktadır. Üretici ve çiftçiler üretim araçları ve döviz kurlarının baskısı altında adeta ezilmektedir. Tarımsal planlamada üretim ve fiyat regülasyonunun sağlanması artık kaçınılmaz olup, bunun merkezi olarak arz-talep dengesi kadar toplumun satın alma gücü gibi birçok faktöre de bağlıdır.
 “Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre 2003 yılında Çiftçi Kayıt Sistemi’nde 2 milyon 700 binden fazla çiftçi vardı. Şimdi bu rakam 2 milyonun altına düştü. 2002 yılında ekim alanları 260 milyon dekarın üzerindeydi. 2018’de 232 milyon dekara geriledi. Çiftçilerin işlediği tarım alanı ise aynı dönemde 164 milyon 960 bin dekardan 148 milyon 792 bin dekara geriledi. Tarım alanlarındaki gerileme ve binlerce çiftçinin tarımdan çekilmesi ülke tarımının geleceği açısından endişe verici. Kaldı ki, Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı tarım alanı ve çiftçi sayısının bir bölümünün tarımsal desteklerden yararlanmak için kullanıldığı biliniyor. Yani şehirde veya kırsalda yaşayan belli bir kesimin üretim yapmasa bile sisteme kayıt yaparak desteklerden yararlandığı biliniyor. Çiftçi desteklerinin toprağın geliştirilmesine ve ürün kalitesinin sağlanmasına zorunlu kılınmasıyla ekolojinin korunması ve üretimin sürdürülebilirliği sağlanabilir.
Ülkemizde tarımın GSYH içindeki payının günden güne düştüğü ve günümüzde %10’dan daha düşük olduğu gerçeği devam etmektedir. 1950’li yıllarda ABD Marshall Yardımları ile desteklenen tarımda mekanizasyonun artırılması, tarımda işgücü ihtiyacının azalmasını ve kırsaldan kente göç olgusunu artırdı.
Nüfusun kırsaldan kentlerin varoşlarına göçünün yanında, tarım alanları amaç dışına çıkmakta ve zorunlu tarımsal üretimin etkisi giderek azalmaktadır. GSYH’de 2009=100 kabul edilerek zincirlenmiş hacim olarak (orman ve balıkçılık dahil) tarımın payı:
2011’de 90,473 milyar TL; Oranı: % 7,5
2018’de 108,409 milyar TL; oranı: %6,2.
2019’da 111,934 milyar TL; oranı: %6,4.
TL; oran 705,000 milyar TL; oran % 4,4 – %4,5 civarında
2020 şubat çekirdek enflasyon oranı: %13,08; 2025 yılında %34 civarındadır.
Bütün bu gelişmeler doğrudan yüksek fiyat artışlarına kadar yansımaktadır. Ancak yüksek fiyat artışları çiftçilerin gelirlerine yansımamaktadır. Çalışmayan neden terleyenden ÇOK KAZANIYOR diyor. Basına yansıyan fotoğraflar bütün gerçeği açık açık ortaya koymaktadır.  Aracıların çiftçiden daha fazla kazanması, ‘az çalışarak çok kazanma’ anlayışını pekiştirmekte ve tarladaki üreticinin çalışma şevkini kırmaktadır. Aracıların çalışandan çok kazandığı ekonomik sistemin kendi kendine zarar verdiği ve üretim düşüşünü tetiklediği belirtiliyor. Gerçek şu ki, tarladan sofraya ürün bir fiyat farkıyla ulaşıyor. Sosyal devlet anlayışında, yönetmeliklerle toplumun temsilcileri tarafından toplum yararına belirlenir. Suyu getirenle testi kıran bir olmaması için çiftçinin kendi köyünde ve tarlasında üreticiliğini sürdürebileceği mutluluk içinde olması gerekir. Türkiye gibi 275 açık gün ekolojisinde her mevsimde güneşin sunduğu bitkisel üretim potansiyeli, tüm canlılar gibi insan da karnının doyurulmasını sağlayan yegâne üreticidir.  Üreticinin, çiftçinin ve köylünün milletin efendisi olduğunu unutmayalım.
Küresel Krizlerin Gölgesinde Türkiye Tarımı ve Kooperatifleşmenin Önemi
Basına da yansıyan bir çiftçi, bizim gibi ekonomisi doğrudan veya dolaylı yoldan tarım ve tarımsal hammaddeye bağımlı bir ülke için artan üretim maliyetlerinin çok yüksek olması hoş bir görüntü değildir. Benzer görüntüler gelişmiş diğer ülkelerde de görülebilir. Ancak o ülkelerde dış alım gücü, yani dövizdeki değişim, çok değişmediği için belirli bir zaman birimi içinde çiftçinin bütçelenme durumu sabitini kısmen koruyabilmektedir. Başta Güney Amerika ülkeleri ve diğer Kuzey Afrika ve Asya ülkeleri bizdeki kadar çok değişmedi.
Artan gıda maliyetleri tüketicileri doğrudan birkaç alanda etkiliyor. Üreticilerin ve tüketicilerin ekolojik ürünlere olan talebini artırmak gerekir. Toplumların bu konularda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Gelişmeler, başta sağlıklı gıda talebi ve üretim maliyetlerinden kurtulmak için artan oranda çiftçilerin organik tarıma ve diğer sürdürülebilir tarım uygulamalarına olan ilginin artmasının önemli sebeplerindendir. Modern organik tarım yöntemlerini kullanan çiftçiler, verimlerinin geleneksel tarımda fosil yakıtlı suni gübre ve böcek ilacı kullanılmayan yöntemlere kıyasla aynı düzeyde olduğunu belirttiler. Monokültür tarım tekniklerinden petrole dayanan teknoloji sayesinde zarar görmüş olanların yenilenmesi ve yeniden üretilmesi zaman alacaktır. Ancak küçük aile işletmeleri ve hobi düzeyinde ekolojik yaklaşım daha yararlı ve etkili olacaktır.
Anayasanın 166. Maddesi ‘Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm
ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak devletin görevidir” ifadesiyle çiftçinin desteklenmesi ve örgütlenmesi teşvik edilmektedir. Ancak maalesef ülkemizde geçmişten bu yana “örgütlenme” kelimesiyle ilgili hep temel dayanağı olmayan bir ürkeklik var. Bir araya gelmeye ve kooperatifleşmeye sıcak bakılmadı. 1978-1980 döneminde babam köyümüzün kooperatif yöneticisiydi. Köylülere o dönemde zor bulunan mazot, yağ ve bazı gıdaları temin ediyorlardı. Bölgede bir salça fabrikası için çevre köylüler ve Almanya’dan gelen gurbetçilerle görüşülüyordu. 12 Eylül sonrası ilk kapatılan kooperatifler oldu. O zaman kooperatiflerin neden kapatıldığını anlamamıştık. Sonra, özellikle de Avrupa’da çiftçilerin güçlü olmasının altında kooperatifçiliğin yattığını anladık. Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde kooperatifler aracılığıyla çiftçiler güçlenmiş ve fiyat belirleme üzerinden etkili olmuşlardır. Maalesef ülkemiz başta tarım olmak üzere birçok üretim kolunda ciddi sorunlar yaşıyor.
Yeni bir çıkış kaçınılmaz. Bütünlüklü olarak gıda güvencesini her yönüyle güvenceye kavuşturmak için tarımsal üretimin yeniden ülkenin dinamosu haline getirilmesi  ihtiyacı doğmuştur. Petrole bağımlı tarımda, ekolojiye dayalı kısalığın desteklendiği, kooperatifçiliğin yaygınlaştığı ve planlı üretime dayalı bir tarım anlayışının mutlaka ve benimsenmesi gerekir. Mevlana’nın dediği gibi: “Dün dünden kaldı cancağızım, yeni bir şey söylemek gerekir.” Yeni bir şeyin söylenmesi gerekir. Umarım yeni şey, köylünün, çiftçinin, üreticinin ve dijital tarım çağının ziraat mühendislerinin bilgisi, tecrübesi ve nasırlı elleriyle sağlanır!
Özet olarak, Sanayi Devrimi ve Yeşil Devrim sonrası hızla artan dünya nüfusu gıda talebinde devasa bir artışa yol açmıştır. Modern tarım, toprağın işlenmesinden gübreye, ilaçtan taşımacılığa kadar petrokimya ürünlerine ve dövize doğrudan bağımlı hale gelmiştir. Küresel çatışmalar, pandemi süreci, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve petrol fiyatlarındaki artışlar tarımsal girdi maliyetlerini tırmandırarak gıda güvenliğini ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Türkiye’de de girdi maliyetlerinin yüksekliği ekim alanlarının daralmasına ve Çiftçi Kayıt Sistemi’ne bağlı üretici sayısının hızla düşmesine yol açmaktadır. Çiftçi örgütlenmesi yok; tarımın GSYH içindeki etkisi azalıyor. Mülkiyet yasasından kaynaklanan küçük parçalı araziler üzerinden geçim sağlanamadığı için vatandaşlar üretim yapmaktan kaçınmıştır. Vatandaşlar kırsaldan kentlere akın etmiş ve adeta köylüler tarım topraklarını terk etmişlerdir. Bu defa kent varoşlarında işsizlik ve gıdaya erişim sorunu yaşanıyor. Tarladan sofraya uzanan tedarik zincirindeki aracılar üreticiden çok kazanmakta; bu durum, çiftçinin üretim motivasyonunu bozmaktadır. Tarımın millî gelirdeki payı giderek azalırken, sorunların çözümü için Anayasa’nın öngördüğü planlama, güçlü kooperatifleşme ve çiftçiyi destekleyici kamu politikaları kaçınılmazdır.
Üretim ve tüketim dengesini koruyabilmek, girdi maliyetlerinin baskısından kurtulmak ve ekolojik dengeyi korumak için küçük aile işletmelerini destekleyen organik tarım ve sürdürülebilir yeni modellerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.