Konforlu Sloganlar ve Kayıp Devrimler
Günümüz siyasal ikliminde, milliyetçi çizgide düşünen, yazan ve sorgulayan nitelikli bir zihin damarının varlığından söz ediyoruz. Ancak bu damar, ne yazık ki kendi elleriyle inşa ettiği siyasi parti aidiyetlerinin dehlizlerinde boğuluyor. Burada çuvaldızı sadece sisteme değil, kendimize de batırmak zorundayız: Bireysel yaratıcılık ve özgün fikirler, sadece parti disiplini tarafından bastırılmıyor; entelektüeller tarafından da konforlu bir biat kültürüyle feda ediliyor.
Milliyetçi reflekslerle hareket eden mevcut siyasi yapılar, statükonun sıradan birer dişlisine dönüşürken, bu dönüşüme sessiz kalan veya alkış tutan “aydınlar” da suç ortağıdır. Farkındalık yaratacak o tarihsel bilgi birikimi ve milliyetçiliğin doğasında var olan o kurucu, “devrimci” ruh; yerini günlük siyasetin, koltuk hesaplarının ve delege kavgalarının sığlığına bıraktı.
Tarihsel Gerçek: Fikir Partiden Doğmaz
Oysa burada gözden kaçırılan ve mutlaka yüzleşilmesi gereken tarihsel bir hakikat var: Türk milliyetçisi aydınlar hiçbir zaman siyasi partilerin koridorlarında yetişmedi. Bu fikir; Türk Ocakları’nın kürsülerinde, edebi dergilerin sayfalarında, üniversite amfilerinde ve Yusuf Akçura’dan Ziya Gökalp’e, Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e uzanan bağımsız akademisyenlerin, yazarların dimağlarında olgunlaştı. Çünkü milliyetçilik, en nihayetinde bir devlet felsefesi ve bir medeniyet davası olarak doğmuştu.
Ancak ne zaman ki bu köklü fikir siyasi partilerin tekeline girdi, işte o zaman büyük bir kırılma yaşandı. Siyasi partiler Türk milliyetçiliğini büyütmek yerine adeta dondurdu. Kitleleri konsolide etmek, oy devşirmek ve günlük politikanın sert rüzgârlarına kalkan yapmak için o devasa entelektüel birikimi sığ kalıplara, şabloncu yaklaşımlara ve basit sloganlara indirgedi. Fikir, partinin rehberi olması gerekirken, partinin sınırlarını çizdiği bir hapishaneye dönüştü.
Reaksiyon Milliyetçiliği ve Sosyolojik Körlük
Bugünün kurumsal yapıları, tam da bu dondurulmuş kalıplarla hareket ettiği için ne değişen toplumun derin sosyolojik dönüşümlerini okuyabiliyor ne de küresel ölçekteki siyasal oyunları analiz edecek bir vizyon sunabiliyor. Kendi tezini üretemeyen, başkalarının açtığı tartışma alanlarında sadece “reaksiyon” veren bir milliyetçilik, özne olma vasfını kaybetmiştir.
En acı olanı ise, fikrî birikimi olan nitelikli beyinlerin, bu kör dövüşünün içinde “bir gün fark edilmek” umuduyla beyhude enerji harcamasıdır. Siyasetin çıkmaz labirentlerinde harcanan bu mesai, bir davanın takibi değil, entelektüel bir tembelliktir; çünkü yeni bir söz söylemek risk almayı gerektirir, oysa mevcut yapılara eklemlenmek kişiye konforlu bir sığınak sağlar.
En Büyük Eksiklik: Ahlaki Maya ve Liyakat
Ancak yapısal dönüşümleri ve tarihsel hataları konuşurken ıskalamamamız gereken, sistemin en büyük çürüme noktası olan hayati bir gerçek daha var: Ahlak ve liyakat krizi.
Bugün yeni bir gelecek inşa etmekten bahsediyorsak, bu süreç sadece teorik formüllerle veya teknolojik terimlerle kurulamaz. Siyasetin ve toplumun asıl ihtiyacı; ahlaki değerlerle yoğrulmuş, şahsi menfaatini memleket menfaatinin önüne koymayan dürüst insanlardan oluşan liyakat sahibi kadrolardır. Bir fikrin ne kadar parlak olduğu değil, onu taşıyan kadroların ne kadar temiz ve ehil olduğu önemlidir. Ahlaki bir omurgadan ve işi ehline verme disiplininden yoksun her hareket, tabelası ne olursa olsun, eninde sonunda düzenin yozlaşmış çarklarına yem olmaya mahkûmdur.
Yarınları İnşa Etmek ya da Dünde Boğulmak
İşte bu yüzden, ülkenizin sorgulayan dimağlarına yapılması gereken çağrı, sadece bir “tavsiye” değil, varoluşsal bir zorunluluktur: Siyasetin kısır dehlizlerinden kafanızı kaldırın. Mevcut yapıların köhneliğini eleştirmekle yetinmeyin; yarınlara dair somut, rasyonel, ahlaki ve modern alternatifler üretin.
Teknoloji, yapay zekâ, yeni nesil ekonomik paradigmalar ve sosyolojik kırılmalar dünyayı yeniden şekillendirirken; milliyetçiliği 19. yüzyılın romantizmiyle veya 20. yüzyılın Soğuk Savaş refleksleriyle savunamazsınız. Milliyetçilik, bugünün dünyasında ülkenizi küresel rekabette nereye konumlandıracağınızla; adaleti, liyakati ve temiz yönetimi nasıl tesis edeceğinizle ilgilidir.
Eğer bu dönüşüm partilerin köhne salonlarında yapılamıyorsa; sivil toplumda, akademide, sanatta ve dijital dünyada bağımsız alanlar açılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, partiler fikir üretmez; fikirleri tüketir. Gerçek bir zihni ve ahlaki devrim, bir parti genel merkezinin onayını bekleyerek değil; entelektüelin kendi bağımsızlığını, karakterini ve cesaretini kuşanmasıyla başlar.