Siyasetin Kirli Oyunları

Yayınlama: 25.06.2026
A+
A-

Siyaset meydanı dediğin yer uzun zamandır bir dürüstlük müzesi falan değil; aksine, sabah söylenip akşam yalanlanan, dün “asla” denilip bugün karşılıklı çay içilen kocaman bir illüzyon sahnesi. Hani eskiler, “Ben lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye” derlerdi ya… Bizim buralarda o kural çoktan mazi oldu. Biz artık sadece lafa ve arkasından gelen o muazzam “U dönüşü” fren seslerine bakıyoruz.
​Gelin, bu parıltılı dekorun arkasındaki o trajikomik tiyatroya hep birlikte göz atalım.

​Sahne 1: “Milli İrade” Kürsüsünde Adam Harcama Sanatı
​Bir tarafta kürsüye çıkıp göğsünü gere gere “Biz atananlarla muhatap olmayız; tek hakem millettir, sandıktır!” diye gürleyenleri izliyoruz. Alkışlar kıyamet, sloganlar gani… Gel gör ki aynı kürsü sahibi, kendi çatısı altında sandıktan çıkmış, milletin mührünü almış kim varsa sırtından vurup bir gecede görevden alıyor. Yerlerine ise, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, sadece “baş üstüne” diyen emir kullarını atayıp, kendi belirlediği sadık gölgelerle yol yürümeyi tercih ediyor.

​Sonra ne mi oluyor? “Bayrağını al, meydanlara koş!” çağrıları…
Peki, sormazlar mı adama: Ey ahali, meydanları dolduralım da, dün bizim oylarımızla o koltuklara oturup bugün rüzgâr gülü gibi fır fır saf değiştirenlerin hesabını kim verecek? O figüranlar o sahneye gökten zembille mi indi?

​Bir milletvekili portresi düşünün mesela: Önce seçildiği partinin genel başkanıyla gülücükler saçarak poz veriyor, üç gün sonra “fikir ayrılığı” ayağına geçtiği diğer partinin genel başkanıyla el sıkışıyor, en nihayetinde ise rüzgârı nereden bulursa oraya yelken açıp iktidarın genel başkanıyla aynı karede arz-ı endam ediyor. Sahi; bu vekilleri, bu belediye başkanlarını halkın önüne büyük iddialarla “kurtarıcı” diye koyan, listelerin başına altın harflerle yazan, bu rüzgâr gülü karakterli isimleri halkın başına bela eden asıl güç sahipleri kimdi?

​Bu savrulmanın nedenini araştırmayan, kendi elceğizleriyle seçtiği adamların sorumluluğunu üstlenmeyen ve halka bunun hesabını vermeyen bir siyasi akıl, meydanlarda ne kadar yırtınırsa yırtsın asla güven tazeleyemez. Ama siyasette kural basittir: Bizim milletin hafızası çabuk unutur; bir miting yapar, iki hamasi marş patlatır, kendi günahımızı unuttururuz!

​Sahne 2: Kırmızı Çizgilerin “Kıvırma” Esnekliği
​Diğer tarafta ise mangalda kül bırakmayan, kırmızı çizgilerin kitabını yazdığını iddia eden o meşhur maskeli balomuzun diğer aktörleri var. Dün en ağır laflarla gömdükleri geçmişi, bugün “büyük uzlaşı” kılıfıyla kutsamaya kalkanlar; tarihin en hassas hafızasını bir çırpıda masa altı pazarlıklarına sürebiliyorlar.

​Dün mahkeme kararlarında bile tescilli bir bebek katili olarak geçen şahsa bugün adeta bir “kurucu önder” muamelesi yapmaya kalkan, onu meclis kürsülerine davet eden bir akılla karşı karşıyayız. Kendi adamlarını gizemli kapıların ardına, o adreslerin ayağına kadar “elçi” diye gönderenlerin o büyük ilkeleri, meğer sadece seçim zamanı tozlu raflardan indirilen birer vitrin süsüymüş.

​Peki, milletin aklıyla alay eden bu devasa “U dönüşleri” neden yapılıyor? Cevap hazır, arkası sağlam: “Ankara merkezli devlet aklı böyle gerektirdi!” ya da o her kapıyı açan sihirli maymuncuk: “Beka sorunu var!” Ne muazzam bir sığınak ama! Sıkıştın mı, dün tükürdüğünü bugün yalamak zorunda mı kaldın? Hemen “Yüce Devlet Aklı” sosuna bandırılmış bir “Beka” paketi açıyorsun, akan sular duruyor. Sözler, yeminler birdenbire vatan savunması uğruna feda edilen “stratejik hamlelere” dönüşüveriyor.

​Ancak sormadan geçemiyoruz: Bu yaptığınız vatan savunması mı, yoksa bölücülük sevdası mı? Önce çıkıp meydanlarda bunun hesabını verin!
​Peki, bu tiyatro sergilenirken salondan yükselen ses ne? Müthiş bir alkış tufanı! “Yaşa, var ol! En büyük deha sensin!” Alkışlayanlar, yarın tam tersi yapıldığında da aynı iştahla avuçlarını patlatacaklarından o kadar eminler ki, insan izlerken hem bu devlet aklının mevsimsel genişliğine hem de o sarsılmaz omurgasızlığa hayret ediyor.

​Sahne 3: Üç Harfli Vaatlerin Enkazı
​Gelelim gücü elinde tutanların o en cafcaflı başlangıç hikayesine… Yola çıkarken heybelerinde ne muazzam bir vaat listesi vardı hatırlarsınız: Yoksullukla, yolsuzlukla ve yasaklarla sonuna kadar savaşılacaktı. Siyasetin o meşhur “3Y” canavarının beli kırılacaktı.

​Peki, ne mi oldu?
Savaş açılan yoksulluk; işçinin, emeklinin, memurun gelirini eritip kuşa çevirerek adeta memleketin kaderi haline getirildi. Yasaklar, toplumun üzerinde gezen bir korku imparatorluğuna dönüştü; konuşanın, eleştirenin sesi daha çıkmadan kısıldı. Liyakat mi? O tren çoktan kalktı buralardan; yerini gücü elinde tutanın sadakat testlerine ve yolsuzluk iddialarının o sağır edici sessizliğine bıraktı.
​İşin en acı tarafı ise, en çok korunacağı iddia edilen kutsal değerlerin bizzat bu düzen eliyle ayaklar altına alınması oldu. Din iman sömürüsünün siyasi ganimet olarak harcandığı bu iklimde; gençliğin dinden hışımla uzaklaştığı, camilerin ise samimiyetten arındırılıp bomboş bırakıldığı tezatlar dönemine de böylece girmiş olduk. Vaatler gökyüzündeydi, gerçekler ise milletin sırtına binen koca bir enkaz oldu.

​Sahne 4: “Kurultaylar Cumhuriyeti” ve Koltuk Sevdası
​Gelelim alternatif üretme iddiasındaki o meşhur ana gövdeye, yani kendi içinde asırlık bir “Kurultaylar Cumhuriyeti” kurmuş olan asıl muhalif adrese… Gücü elinde bulunduranlar, piyasadaki irili ufaklı diğer partileri ya kendilerine monte ettiler ya da yanlarına kattılar. Sıra bu en büyük kaleye geldiğinde ise dışarıdan ordular göndermeye hiç gerek kalmadı; kaleyi içeriden devşirdikleri adamlarla, kaset senaryolarıyla ve delege pazarlıklarıyla tereyağından kıl çeker gibi teslim aldılar.

​Ülkeyi yönetme iddiasındaki bu yapı, şu sıralar adeta kendi kendini imha etme mesaisinde. Memleketin onca derdi, yangını varken, onlar genel merkez koridorlarında birbirine kumpas kuran kurgularla, “baba-oğul” tiyatrolarıyla ve geçmişte bizzat ortağı oldukları çirkinlikleri bugün birbirlerini koltuktan indirmek için ifşa eden sızdırmalarla meşguller. Kendi içindeki güç savaşında dava arkadaşının çukurunu kazan, kendi belediyesindeki, kendi partisindeki suistimallere göz yuman bir “ana” muhalefet mantığı, yarın iktidara gelse kendi hırsızına “hırsız” diyebilir mi? Tabii ki hayır. Onların tek derdi, milletin derdine derman olmak değil, sadece o kayıkçı kavgasında kendi kurumsal koltuklarını kurtarmaktır.

​Sözün Özü
​Sözün özü, siyaset sahnesi maalesef tam anlamıyla “tencere kapak” misaline döndü. Tencerelerin dibi kara, kapaklar derseniz zaten hiçbir tencereye oturmuyor. Söylemler adalet, liyakat ve dürüstlük; eylemler ise tamamen “mevziyi ve koltuğu koruma” merkezli.

​Kendi seçtirdiği adamın defosunun hesabını vermeyenlerin, her u dönüşünü “beka” ambalajıyla millete yutturanların ve kendi içindeki koltuk kavgasından memlekete bakmaya vakit bulamayan muhalefetin arasında sıkışıp kalan seçmene ise her oyun sezonunda bu bayat senaryoyu yeniden alkışlamak düşüyor. Ne diyelim, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir ama bizim buralarda cuma günü perşembeyi, cumartesi günü de cumayı inkar etmek en sevilen ata sporudur.
​Perde kapanıyor, alkışlar başlasın!

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.