Türkiye bugün siyasi tarihinin en derin “akıl tutulmalarından” birini, bir nevi “modern fetret devrini” yaşamaktadır. AK Parti iktidarının yirmi üç yıllık yorgunluğuna ve hatalar silsilesine rağmen hâlâ yerinde kalması; kendi sarsılmaz gücünden ziyade, muhalefet cephesinin içine düştüğü o trajikomik vizyonsuzluktan kaynaklanmaktadır. Karşısındakilerin bu hâlini gören iktidar, adeta emekli ikramiyesiyle dünya turuna çıkan bir turistin rahatlığıyla koltuğunda oturmaya devam etmektedir.
Özellikle Türk milliyetçiliğinin “kale”si olduğunu iddia eden yapılar, bugün fikrî bir çölleşmenin ve kadro yozlaşmasının pençesinde can çekişmektedir. Milliyetçiliği, Türk milletine müreffeh bir gelecek sunan bir “ülkü” olmaktan çıkarıp koltuk ikbali ve bürokratik kırıntı devşirme aracına dönüştüren bu anlayış; milleti değil, kendi “Ali Baba Çiftliği” düzenlerini koruma derdine düşmüştür.
MHP, milliyetçiliği dondurulmuş sloganlar müzesine hapsetmiş, siyaseti ise “devleti koruma” maskesi altında statüko bekçiliğine indirgemiştir. Seçim meydanlarında bölücülere karşı en sert savaş çığlıklarını atanların, sandık kapandıktan sonra iktidarın bekası uğruna aynı çevrelere “can suyu” taşıyanlarla omuz omuza vermesi; milliyetçi hafızada tam bir “akıl tutulması” yaratmıştır. Ülkünün ruhunu tahliye edip içini boş birer slogana çeviren bu bakış açısı, o kutsal emaneti sadece seçim otobüslerinin üzerine asılan birer süs sanmaktadır.
Öte yandan, büyük umutlarla yola çıkan ancak kısa sürede istikametini kaybeden İYİ Parti; liyakati değil “vitrin süslemeyi” esas alan kadro tercihleriyle kendi iddiasını bizzat intihar ettirmiştir. Milliyetçiliğin o vakur duruşu; yerini “acaba bu listeye girersem hangi bürokratik imtiyazı kaparım?” iştahına bırakmıştır. Milliyetçiliği, özünden koparıp sadece şahsi ikbal kapılarını açan bir maymuncuğa dönüştüren bu vizyonsuzluk; seçmeni ya umutsuzluğa sürüklemekte ya da “ehven-i şer” diyerek iktidar bloğuna mahkûm etmektedir.
CHP ise ana muhalefet olmayı, iktidarın beka söylemine her seçim döneminde taze nefes vermek zannetmektedir. Üniter devlet hassasiyetini fısıltıyla geçiştirip bölücü unsurlarla arasına net bir duvar öremeyen bu yapı; kendi içindeki “küçük olsun benim olsun” kavgalarıyla meşgulken, milletin değişim hayalini her fırsatta başka bahara ertelemektedir.
Ancak tarih, bu durağanlığı ve bu “siyasi tiyatroyu” elbet tasfiye edecektir. Amasya Tamimi’nde mühürlenen o kutsal gerçek, bugün de yolumuzu aydınlayan tek fenerdir:
”Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Türk siyasetinin bu tıkalı damarları; parlamenter sistemin şeffaf iklimine geçildiğinde, milletin sarsılmaz iradesiyle açılacaktır. İhtiyacımız olan; devleti kutsayıp bireyi ezen o hantal anlayış değil, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle şekillenen, özgürlükçü ve sivil bir milliyetçiliktir. Artık milliyetçilik; sadece vatanı silahla savunmak değil, vatan evlatlarını veri madenciliğiyle, katma değerli üretimle ve teknolojiyle dünya devleri arasına sokma iradesidir.
Zamanın ruhunu okuyamayan, ülkünün içini boşaltıp onu koltuk değneği yapan bu yapılar, tarihin tozlu raflarında yerini alacaktır. Bizim ihtiyacımız olan şey sadece bir iktidar değişimi değil, bir zihniyet ihtilalidir. Bilgiyi ve dijital çağı Türk ülküsüyle harmanlayan yeni bir görüş, bu “siyasi gösteriye” son verecektir.
Zira Türk’ün sarsılmaz iradesi, en karanlık fetret devirlerinden bile bir “Güneş” gibi doğmayı her daim bilmiştir. Türk siyaseti bu yıpranmış, ilkesiz ve zamanın gerisinde kalmış yapıları daha fazla sırtında taşımayacaktır. O ruh yok olmamış; sadece üstü külle kaplanmış bir kor hâlinde beklemektedir. Ve o beklenen rüzgâr, hamasetin gürültüsü değil; Türk gençliğinin vicdanından esecek olan aklın ve adaletin sarsılmaz gücü olacaktır.
Şimdi, bu közü harlama zamanıdır!