Dünyanın en konforlu uykusunu sorsalar, hiç düşünmeyin: Bizim idealist dostların sığındığı o meşhur “Lider, Doktrin, Teşkilat” limanıdır derim. Kafayı bir koyarsın; ne toplumsal değişim dalgalarını duyarsın ne de memleketin akılcı gerçeklerini… Dünyada kuantum fiziği, yapay zekâ felsefesi konuşulur; bizimkiler “Lidere sadakat şereftir, gerisi teferruattır” ezberiyle evrenin tüm sırrını çözmüş gibi gerim gerim gerinirler.
Sorsan; demokrasi, hukuk, evrensel adalet, liyakat ve hesap verebilirlik gibi ulvi kavramlar Batı uydurması, süslü ama boş laflardır. Ama iş kendi yapılarını kutsallaştırmaya geldi mi, hemen o tılsımlı kalkanı kaldırırlar: “Burası son kaledir, kaleyi terk eden haindir!” İyi de birader, kale dediğin yapının içi fikirsel olarak boşalmış, geriye sadece efsunlu cümleler kalmış, farkında değilsin. “Yaptığınız akılcı bir siyaset değil, düpedüz bir tarikat itaatidir” deyince de hemen küsüp köpürürler. Sergilediğiniz reflekslerin, o sabah akşam eleştirdiğiniz yapılardan ne farkı kaldı o zaman?
İmralı’ya Giden Neptünlüler
Fakat ironinin asıl büyüğü, o çok övündükleri “omurga” güncel siyasetin çıkarcılığına çarpınca yaşanıyor. Düne kadar meydanlarda en ağır şekilde lanetlenen, cezaevindeki terör odağının başına, bugün tutmuşlar devletin en kutsal çatısı altında kürsüler vadediyorlar. Çeşitli statüler, yasal formüller havada uçuşuyor. Sonra da çıkıp milletin gözünün içine baka baka, “Bizim çizgimizde milimetrik sapma yoktur” diye caka satıyorlar.
İnsanın sorası geliyor: Bu hükümlü terör başına meclis yolunu açma fikirlerini bu topraklara Mars’tan gelen yeşil yaratıklar mı ihraç etti?
İmralı’nın yollarını döşeyen, o masaları kuran adımları Neptün’den gelen astronotlar mı attı? Hayır, bizzat o laf söyletmediğiniz iradenin kendisi yaptı! Ama o biat zikri öyle bir afyon ki, dün “asla” deneni bugün “baş tacı” etseler, bizimkiler hemen yeni bir rüya görüp “Liderin bir bildiği vardır” konforuna geri dönüyorlar.
Atanmış Genel Başkan Tiyatrosu
Zıtlıklar bitmiyor ki… Bir de o televizyon ekranlarında kasım kasım kasılan, hani o unvanlı, “keli feli” takım var. Kameralara bakıp kibirle gürlüyorlar: “Ben genel başkan bile olsa atanmışla muhatap olmam, benim kalibrem milli iradenin seçtikleridir!”
Vay be! İzlerken sanki bir demokrasi kahramanı zannedersin. Ama aynı “keli feli” beyefendi kendi teşkilat mekanizmasına döndü mü ne yapıyor? Kendi tabanının, kendi delege yapısının özgür iradesiyle seçtiği ne kadar adam varsa, sırf kendisiyle aynı ritimde alkış tutmuyor diye bir gecede görevden alıyor. Yerlerine kimi getiriyor?
Emir-komuta zincirine sadık, kendi “atanmış” memurlarını!
Dışarıya karşı “atanmış adamı tınlamam” diye diklenirken, kendi odanda seçilmişleri ezip atanmışlarla yol yürümek nasıl bir çelişkidir? Sahi, sizin bu seçilmişlik aşkınız sadece işinize gelen adamlar seçildiğinde mi geçerli oluyor?
Yanılıyor muyuz Beyler?
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Sizin o dillerden düşürmediğiniz davanın ölçüsü; akıl, bilim ve Türk milletinin ali menfaatleri mi, yoksa o anki koltuğu ve gücü koruyacak şahsi menfaatleriniz mi?
Akıl, mantık ve bilim size bu zıtlıkları gösterdiğinde öfkelenmeniz, haklı olduğunuzdan değil, verecek akılcı bir cevabınız olmadığındandır. Siyaseti bir biat ayinine, idealleri de günlük menfaat aparatına dönüştürürseniz; geriye ne savunulacak bir kale kalır ne de inanılacak bir ülkü. Geriye sadece ağızda harcanan büyük devlet nutukları ve icraatta çekilen acımasız tasfiye operasyonları kalır.
Siz yine de o biat zikrine ve derin uykunuza devam edin beyler. Uykunuz çok tatlı. Zira uyanırsanız, aynada göreceğiniz o tutarsızlıkla yüzleşecek yüzünüz kalmayabilir.