Demokrasilerde seçim kazanmak önemlidir. Ancak asıl mesele, seçimden sonra nasıl bir yönetim anlayışı ortaya konulduğudur. Çünkü sandık yalnızca bir siyasi partiyi değil, bir şehrin geleceğini emanet eder. Belediye başkanlığı makamı da tam bu nedenle siyasi hırsların değil, kamu vicdanının makamı olmak zorundadır.
Ne var ki bugün birçok yerel yönetimde tanık olduğumuz tablo farklıdır: Seçim sona erer, fakat seçim dili sona ermez. Rozetler görünürde çıkarılır ama zihniyet değişmez. Belediyeler, toplumun ortak hizmet alanı olmaktan uzaklaşıp belirli bir siyasi anlayışın vitrinine dönüşür.
Oysa bir belediye başkanı seçildiği andan itibaren yalnızca partisinin değil; o kentte yaşayan herkesin belediye başkanıdır. Kendisine oy verenlerin de vermeyenlerin de…
Vatandaşın belediyeden beklentisi ideolojik tartışmalar değil, somut hizmettir. İnsanlar sosyal medya polemiklerinden çok düzgün yollar, temiz sokaklar, çözülen trafik sorunları, güvenli yaşam alanları, deprem hazırlıkları, sosyal destek projeleri ve gençlere umut olacak yatırımlar görmek istiyor. Çünkü vatandaş günlük siyasetin değil, hayatın gerçekleriyle mücadele ediyor.
Ancak son yıllarda belediyecilik anlayışı giderek başka bir eksene kayıyor. Belediyeler hizmet üretme merkezlerinden ziyade siyasi görünürlük alanlarına dönüşüyor. Her açıklamada siyasi mesaj, her projede algı yönetimi, her etkinlikte propaganda dili…
Halbuki belediye başkanlığı polemik üretme makamı değil, sorun çözme makamıdır. Enerjisini sürekli siyasi tartışmalara harcayan yönetimler zamanla şehrin gerçek ihtiyaçlarından uzaklaşır.
Daha da önemlisi, partizanlığın hizmet anlayışına sirayet ettiği noktada yalnızca yönetim kalitesi değil, toplumsal adalet duygusu da zarar görür. Mahalleler siyasi eğilimlerine göre hizmet almaya başlıyorsa, belediye kaynakları yakınlık ilişkileri üzerinden dağıtılıyorsa, kamu vicdanı kaçınılmaz biçimde yara alır.
Unutulmamalıdır ki belediye bütçesi herkesin vergisiyle oluşur. Dolayısıyla hizmet de eşitlik ilkesiyle herkese ulaşmak zorundadır.
Gerçek belediyecilik; kendisine oy vermeyen vatandaşa da aynı samimiyet, aynı sorumluluk duygusu ve aynı adalet anlayışıyla hizmet edebilmektir. Demokratik olgunluk tam da burada başlar. Çünkü mesele yalnızca seçim kazanmak değil, toplumun tamamının güvenini kazanabilmektir.
Özellikle Bursa ve Gemlik gibi hızlı dönüşüm yaşayan bölgelerde bu anlayış çok daha hayati bir önem taşımaktadır. Gemlik bugün deprem gerçeğiyle yüzleşen, artan trafik yüküyle mücadele eden, plansız yapılaşma riski taşıyan ve ciddi ekonomik potansiyeli bulunan bir ilçe konumunda.
Böyle bir dönemde belediye yönetimlerinin enerjisini siyasi reflekslere değil, kentin geleceğine yöneltmesi gerekir.
Şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirlik de bu anlayışın vazgeçilmez unsurlarıdır. Belediyeler akrabalık ilişkileriyle, siyasi sadakatle ya da “bizden olsun” mantığıyla değil; ehliyetli ve yetkin kadrolarla yönetilmelidir. Çünkü liyakatten uzak her tercih, doğrudan halkın yaşam kalitesine yansır.
Bugün vatandaşın en temel beklentisi; adil, ulaşılabilir, hesap verebilen ve samimi bir yönetim anlayışıdır.
Bir belediye başkanı sürekli gelecekteki siyasi kariyerini hesaplıyorsa, yönettiği şehri ikinci plana atma riskiyle karşı karşıya kalır. Oysa toplum, makamı kişisel sıçrama tahtasına dönüştürenleri değil; bulunduğu şehre emeğini, zamanını ve vizyonunu adayan yöneticileri hatırlar.
Tarihe geçen belediye başkanları slogan üretenler değil, şehir inşa edenlerdir.
Gemlik Belediye Başkanı’na da bu çerçevede naçizane bir çağrım var: Seçim süreci geride kaldı. Artık ihtiyaç duyulan şey siyasi reflekslerle hareket etmek değil; toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir yönetim anlayışıdır.
Rozeti cebinize koyun.
Gündelik siyasetin sert dili yerine birleştirici bir dil benimseyin. Belediye makamını siyasi hesapların değil, halkın ortak vicdanının makamı hâline getirin.
Çünkü makamlar geçicidir. Seçimler unutulur, sloganlar kaybolur.
Ancak bir şehre adaletle hizmet edenler de, partizanlık uğruna bir kenti yoranlar da daima hatırlanır.